Turgay Aldemir’in Sivil Diaspora ve Suriye Konulu Stratejik Müzakere oturumu konuşması:
I. BİR COĞRAFYANIN KADERİ VE KEDERİ
Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler, modern dönemde ortaya çıkan siyasal sınırların ötesine uzanan köklü bir tarihsel ve kültürel bütünlüğe dayanmaktadır. Özellikle Gaziantep ve Halep ekseninde şekillenen toplumsal etkileşim, yüzyıllar boyunca ortak ticaret ağları, dini pratikler, gündelik yaşam kültürü ve karşılıklı sosyal dayanışma biçimleri üzerinden gelişmiş; bölgenin kimliğini belirleyen temel unsurlardan biri hâline gelmiştir. Bu nedenle Suriye’de yaşanan kriz, yalnızca komşu bir ülkedeki insani ve siyasi dönüşüm olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin tarihsel hafızasını, kültürel sürekliliğini ve bölgesel toplumsal bağlarını doğrudan etkileyen bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Halep’in Gaziantep için taşıdığı anlam, ekonomik ortaklığın ötesinde, ortak yaşam pratikleri ve kültürel yakınlık üzerinden şekillenen bir “kentsel ikizlik” niteliği taşımaktadır. Bölgeye sonradan çizilen sınırlar, iki toplum arasında yüzyıllar boyunca oluşan ortak hafızayı ve kültürel etkileşimi ortadan kaldırmamış; aksine bu bağların sosyolojik derinliğini daha görünür kılmıştır. Şam, Halep ve İdlib gibi şehirler, Türkiye toplumunun önemli bir kesimi için yabancı bir coğrafyadan ziyade, ortak inanç, ortak ritüeller ve ortak kültürel kodlarla örülü bir kardeşlik alanını ifade etmektedir.
Suriye krizinin bölgesel toplumsal yapıya etkilerine, Gaziantep–Halep hattındaki tarihsel sürekliliğe ve bu bağlamda ortaya çıkan insani, ekonomik ve kültürel dinamikleri değerlendirdiğimizde:
1. Savaş Öncesi Portre: Kadim Miras ve Stratejik Düğüm Noktası
Suriye, sadece Ortadoğu’nun bir devleti değil; Akdeniz’in bereketi, Anadolu’nun emniyeti ve Mezopotamya’nın kadim bilgisinin birleştiği bir düğüm noktasıdır. Osmanlı idaresi altında Halep, imparatorluğun İstanbul ve Kahire’den sonraki üçüncü büyük ve en stratejik kentiydi. Halep bir "kervan kenti" olarak sadece emtianın değil, kültürlerin ve dinlerin de harmanlandığı bir merkezdi. 18. yüzyılda kenti ziyaret eden Alexander Russell'ın hayranlıkla bahsettiği o "zarafet ve temizlik", aslında bölgedeki "birlikte yaşama hukukunun" fiziksel bir yansımasıydı.
Suriye’nin stratejik değeri, sadece İpek Yolu üzerindeki konumuyla sınırlı değildir. Burası, tarih boyunca bölgesel düzenin kurulduğu veya yıkıldığı bir "denge merkezidir". Rejim öncesi Suriye'de, farklı inanç gruplarının bir mahalle kültürü içinde birbirinin hukukunu gözeterek yaşadığı bir yapı mevcuttu. Halep’in çarşıları (Sûk), Müslüman, Hristiyan ve Yahudi tüccarların aynı lonca kurallarına tabi olduğu, toplumsal barışın ticari ahlakla perçinlendiği yerlerdi. Bu kadim yapı, Suriye'nin "asabiye"sini (toplumsal dayanışma ruhunu) oluşturan temel taştı.
2. Baas’ın Tahribatı: Çeşitliliğin Silahlaştırılması ve Toplumsal Yabancılaşma
Suriye’nin sahip olduğu bu muazzam etnik ve dini çeşitlilik (Sünni, Nusayri, Dürzi, Hristiyan; Arap, Kürt, Türkmen, Süryani); Baas rejimi elinde bir zenginlikten, bir "yönetme ve ayrıştırma aparatına" dönüştürüldü. 1960’lardan itibaren kurumsallaşan Baas ideolojisi, toplumu "güvenlikleştirme" politikalarıyla teslim aldı. Rejim, azınlık haklarını koruduğu iddiasıyla aslında tüm toplumu birbirine karşı kışkırtan bir "korku dengesi" kurdu.
Toplumun doğal dinamikleri olan sivil yapılar ve dini cemaatler, rejimin istihbarat (Muhaberat) ağının birer parçası haline getirilmeye zorlandı. Ortak tarihsel mirasımız olan o "Osmanlı kentsel barışı", yerini katı bir merkeziyetçiliğe ve sadakat testlerine bıraktı. Halep'in 1920'lerde Fransız mandasına karşı gösterdiği direnç ve İbrahim Hannanu liderliğindeki yerel hareket, Suriye halkının aslında özgürlük ve onur için ne kadar köklü bir damara sahip olduğunu gösterir. Ancak Baas rejimi, bu asil damarı kurutmak için mülkiyet haklarından eğitim sistemine kadar her alanı ideolojik bir kıskaca aldı. İnsanlar artık birbirine güvenemez, kamusal alanda gerçek fikirlerini söyleyemez hale getirildi. Sosyolojik bir "içe kapanma" süreci başlatıldı ki bu, yaklaşan fırtınanın en büyük habercisiydi.
3. Kırılma Noktası: Dera’nın Çığlığı ve Rejimin Vahşet Tercihi
2011 yılına gelindiğinde, bölgeyi saran "onur ve özgürlük" dalgası Suriye’nin kapısını çaldığında, karşılaşılan tablo bir sivil talep değil, rejim eliyle başlatılan bir imha süreciydi. Dera’da, sadece okul duvarına özgürlük şarkıları yazan çocukların tırnaklarının sökülmesiyle başlayan süreç, Suriye halkının sabrının son damlasıydı. Bülbülzade ve BEKAM raporlarında da sıkça vurguladığımız "insan onurunun ayaklar altına alınması" durumu, burada bir devlet politikası olarak karşımıza çıktı.
Rejim, halkın refah ve hürriyet talebine reformla değil; tanklarla, varil bombalarıyla ve sistematik katliamlarla yanıt verdi. Dera’dan yükselen feryat kısa sürede Humus’a, Hama’ya ve nihayet o kadim Halep’e sıçradı. Suriye halkı için bu, sadece siyasi bir değişim arzusu değil, bir varoluş mücadelesiydi. Baas rejimi, iktidarını korumak adına Suriye’nin şehirlerini harabeye çevirmeyi göze aldı. Şehirlerin o bin yıllık mimari dokusu ve sosyolojik derinliği, rejimin bekası uğruna feda edildi. Barışçıl gösterilerle başlayan bu süreç, rejimin bilinçli kışkırtmaları ve "ya ben ya kaos" dayatmasıyla, tarihin en kanlı ve en karmaşık iç savaşlarından birine evrildi. Bu noktadan sonra artık geri dönüş yoktu; Suriye halkı için şafak vaktine giden yol, büyük bir fedakârlık ve hicretle döşenecekti.
Suriye halkı özgürlük uğruna yaklaşık 1 milyon şehit verdi ve 2011’den rejimin çöküşüne kadar 900 binden fazla Suriyeli esir oldu, bu kişilerin bir kısmının zindanlarda şehit oldu.
II. VEKALETLER SAVAŞI VE KÜRESEL VİCDANIN İFLASI
Suriye’de 2011 yılında başlayan çatışma süreci, kısa süre içinde yerel bir iç mesele olmaktan çıkarak uluslararası güçlerin müdahil olduğu çok katmanlı bir jeopolitik krize dönüşmüştür. Küresel aktörlerin bölgeyi stratejik rekabet alanı olarak görmesi, Suriye’yi yeni askeri teknolojilerin denendiği, güç dengelerinin test edildiği bir laboratuvar niteliğine büründürmüştür. Bu süreçte çatışmanın en ağır yükünü taşıyanlar ise siviller olmuş; çocuklar, kadınlar ve yerleşik halk kesimleri savaşın doğrudan hedefi hâline gelmiştir.
Türkiye açısından Suriye’deki gelişmeler, yalnızca bölgesel güvenlik bağlamında değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal yakınlık üzerinden değerlendirilmektedir. Türkiye’nin güney sınırında yaşanan insani kriz, “komşuluk hukuku” olarak tanımlanan tarihsel sorumluluk duygusunu yeniden görünür kılmış; bölgeye yönelik insani ve sosyal politikaların şekillenmesinde bu tarihsel bağlar belirleyici olmuştur. Uluslararası aktörlerin bölgeyi stratejik bir satranç tahtası olarak ele aldığı bir dönemde, Türkiye’nin yaklaşımı daha çok insani güvenlik, sivil korunması ve toplumsal dayanışma ekseninde gelişmiştir.
Suriye krizinin uluslararasılaşma sürecini, siviller üzerindeki etkilerini ve Türkiye’nin tarihsel-sosyal bağlar temelinde geliştirdiği insani yaklaşımı, çatışmanın bölgesel toplumsal dokuyu nasıl dönüştürdüğü ve Türkiye–Suriye ilişkilerinin bu süreçte nasıl yeniden tanımlandığını da tartışmak gerekmektedir:
1. Rejim Koruyucuları: Kanla Beslenen Jeopolitik Destek
Suriye halkının hürriyet çığlığı, sadece Baas rejiminin duvarlarına değil, bölgesel ve küresel aktörlerin çıkarlarına da çarptı. İran ve Rusya, halkın meşru taleplerini bastırmak için rejime sadece siyasi destek vermedi; bizzat sahanın her karışını kanla sulayan bir lojistik ve askeri şemsiye kurdu. Rusya, 2015’teki doğrudan müdahalesiyle havadan sivil yerleşim yerlerini, hastaneleri ve fırınları vururken; İran, bölgeye sevk ettiği milis güçlerle sahadaki demografik değişimin ve mezhepçi şiddetin mimarı oldu.
Burada dikkat çekmemiz gereken nokta, bu desteğin bir "devlet savunması" değil, bir "halk tasfiyesi" olduğudur. Rejimin arkasındaki bu güçler, Suriye’yi insansızlaştırarak kendilerine sadık bir azınlık hegemonyası kurmayı hedeflediler. Rusya için Doğu Akdeniz’deki üslerin bekası, İran için ise 'direniş hattı' adı altındaki yayılmacı koridor, Suriyeli bir yetimin hayatından çok daha kıymetli görüldü. Bu, modern tarihin gördüğü en organize ve en acımasız "rejim rehabilitasyonu" projesidir.
2. Batı'nın "Seyirci" Koltuğu: Çöken Değerler Manzumesi
Peki, demokrasi ve insan hakları havariliğini kimseye bırakmayan Batı ne yaptı? ABD ve Avrupa ülkeleri, Suriye trajedisi karşısında maalesef sadece "istatistik tutucu" ve "izleyici" konumuna düştüler. Batı dünyası Suriye’yi bir insan hakları meselesi olarak değil, sadece bir "güvenlik ve göç kontrolü" problemi olarak okudu. Kendi sınırlarına dayanacak göç dalgasından korktukları kadar, kimyasal silahlarla boğulan çocuklardan korkmadılar.
Süreç boyunca "kırmızı çizgiler" ilan edildi ancak o çizgiler her seferinde masumların kanıyla çiğnendi ve Batı'dan somut bir adım gelmedi. Onlar için Suriye; sadece aşırıcılığın dizginlenmesi gereken bir tampon bölgeydi. İnsani değerler, reel politik çıkarların çarkları arasında ezildi. Bu sessizlik, aslında rejimin ve destekçilerinin katliamlarını meşrulaştıran zımni bir onay niteliğindeydi. Cenevre süreçleri masalarda tüketilirken, sahada her gün yüzlerce insan toprağa düşüyordu.
3. PYD/YPG ve DAEŞ Denklemi: Bir Terör Örgütüyle Diğerini Terbiye Etme Yanılgısı
Savaşı kronik hale getiren ve Suriye’nin geleceğine vurulan en büyük darbe ise ABD’nin "DAEŞ ile mücadele" adı altında yürüttüğü kirli ortaklıktır. Bir terör örgütünü (PYD/YPG), bir başka terör örgütüyle (DAEŞ) yok etme stratejisi, bölgede geri dönülemez yaralar açtı. SETA’nın "PKK’nın Suriye Yapılanması" raporlarında bilimsel netlikle ortaya koyduğu gibi; ABD’nin sağladığı yoğun silah, mühimmat ve istihbarat desteği, PYD’yi bölgede bir "vekil güç" haline getirdi.
Bu durum, sadece bir güvenlik meselesi değildir; bu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve sosyolojik dokusuna yapılmış bir suikasttır. DAEŞ’ten temizlenen bölgelere halkın dönmesine izin verilmemesi, Arapların ve Türkmenlerin kadim yurtlarından sürülmesi ve bölgede bir "terör koridoru" oluşturulma çabası, savaşı en az on yıl daha uzatan ana etkendir. Batı, sahada kendi "kullanışlı aparatını" yaratırken, Suriye halkının devrimini ve meşru muhalefetini marjinalize etti. Bugün sahada gördüğümüz karmaşanın ve halkın adalet arayışının önündeki en büyük engel, işte bu "terör üzerinden dizayn" çabasıdır.
III. TÜRKİYE’NİN İNSANİ DİPLOMASİSİ VE GÜVENLİ BÖLGE
1. Açık Kapı Politikası: Dünyanın Vicdan Yükü ve Türk Misafirperverliği
Savaşın ilk gününden itibaren Türkiye, "Açık Kapı Politikası" ile ölümden kaçan milyonlara sığınak olmuştur. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı verilerine göre, bugün dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke konumundayız. Ancak bu sayısal bir başarıdan öte, sosyolojik bir mucizedir. Batı ülkelerinin birkaç bin mülteci karşısında siyasi krizler yaşadığı, sınırlarına duvarlar ördüğü bir çağda; Türkiye, 4 milyon insanı toplumsal bir kaosa izin vermeden bünyesine katmıştır.
Bu süreçte Kızılay, AFAD ve diğer Sivil Toplum Kuruluşlarımız sınır hatlarımızda dünyanın en modern geçici barınma merkezlerini kurarken; Bülbülzade Vakfı gibi sivil yapılarımız, devletin uzattığı bu şefkat elini sivil bir ruhla tahkim etmiştir. BEKAM’ın "Birlikte Yaşama Kültürü" üzerine yaptığı saha araştırmaları göstermektedir ki; Türkiye bu süreçte sadece ekmeğini paylaşmamış, aynı zamanda bir "ortak gelecek" tasavvuru inşa etmiştir. Bu, sadece bir göç yönetimi değil; "insan bozumu"na karşı duran muazzam bir "insan ihyası" hareketidir.
2. Saha Operasyonları: Terörle Mücadeleden "Hayat Koridoru"na
Türkiye’nin gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtları, uluslararası medya tarafından sıklıkla sadece askeri birer operasyon gibi sunulmaya çalışıldı. Oysa biz biliyoruz ki; bu operasyonların asıl hedefi, terör örgütlerinin kıskacında inleyen sivil halka nefes borusu açmaktı. Sınırımızın hemen ötesinde bir "terör devleti" kurulmasına izin vermeyen Türkiye; aynı zamanda DAEŞ ve PKK/PYD zulmünden kaçan yüz binlerce Suriyeli için "güvenli geri dönüş" imkânı oluşturmuştur.
Bu harekatlar, bölgesel güvenliğin yanı sıra insani birer kalkınma hamlesidir. Operasyonlar sayesinde, terör örgütlerinin demografik mühendislik yaparak köylerinden sürdüğü insanlar, yeniden kendi topraklarına, zeytinliklerine ve evlerine dönme imkânı bulmuştur. Türkiye, bu askeri başarıyı diplomatik bir zaferle taçlandırarak; Suriye’nin kuzeyini, küresel güçlerin vekalet savaşlarından arındırılmış bir "huzur adası"na dönüştürmüştür.
3. İnşa Süreci: 30 Kilometrelik Güvenli Hattın İhyası
Güvenli bölge stratejimiz, sadece bir askeri hat çekmekten ibaret değildir. 30 kilometre derinlikteki bu hat, bugün okullarıyla, hastaneleriyle, fırınlarıyla ve pazar yerleriyle yeniden yeşeren bir hayatın adıdır. Bölgedeki Valiliklerimizin koordinasyonunda ve sivil toplum kuruluşlarımızın desteğiyle bu bölgelerde yerel meclisler kurulmuş, sivil yönetim mekanizmaları işletilmeye başlanmıştır.
Bülbülzade Vakfı olarak bizzat şahitlik ettiğimiz üzere; bugün bu bölgelerde binlerce çocuk eğitim hayatına devam etmekte, Türk Kızılayı’nın kurduğu hastanelerde şifa bulmaktadır. Türkiye, sadece sınır güvenliğini sağlamamış; aynı zamanda yerinde barınma modelini hayata geçirerek insanların kendi vatanlarında onurlu bir yaşam kurmalarına zemin hazırlamıştır.
BM tahminlerine göre yurt dışından dönenlerin sayısı 1,5 milyona ulaşmış, ancak yıkılan evlerin yokluğu ve hizmet eksikliği nedeniyle sürecin hala desteklenmeye ihtiyaç duymaktadır.
Çatışmasızlık bölgesi olarak korunan İdlib’de de benzer bir insani kalkan oluşturulmuştur. 30 kilometrelik bu hat, o günlerde PYD ve DAEŞ gibi terör odaklarını ülkemizden uzak tutarken; milyonlarca Suriyeli sivil için de "ikinci bir şans" anlamına gelmiştir. Şu anda biz orada sadece binaları yükseltmiyoruz; umudu, adaleti ve Suriye’nin yarınlarını inşa ediyoruz.
IV. SOSYAL UYUM VE ENTELEKTÜEL YATIRIM
1. STK’ların Eğitim ve Kültür Alanındaki Faaliyetleri: Bir Gelecek İnşası
Suriye’deki krizin en acı bilançosu, istatistiklere sığmayan "kayıp nesiller" tehlikesidir. Bülbülzade Vakfı ve BEKAM olarak bizler, bu tehlikeye karşı akademik bir titizlik ve sivil bir heyecanla barikat kurduk. Eğitim faaliyetlerimizi sadece müfredat aktarımı olarak değil, bir "kimlik ve aidiyet" inşası olarak gördük. Güvenli bölgede ve Türkiye’de yürüttüğümüz projelerle on binlerce çocuğun kalem tutan ellerinin silah tutmasına engel olduk.
BEKAM tarafından hazırlanan "Sosyal Uyum" kitapları ve müfredat çalışmaları, iki halkın kadim kardeşliğini modern sosyolojinin diliyle yeniden yorumlamıştır. Bu çalışmalar, sadece bugünü kurtarma çabası değil; yarın Suriye’yi yeniden kuracak olan mühendislerin, doktorların ve öğretmenlerin entelektüel altyapısını hazırlama girişimiydi. Suriye’nin kuzeyinde açtığımız Kültür ve eğitim merkezleri, çocuklara sadece matematik öğretmiyor; onlara adalet, hürriyet ve birlikte yaşama ahlakını aşılıyor.
2. Güvenli Bölgelerden Halep ve Şam’a: Kültür Merkezleri ve Gönül Köprüleri
Bizim ufkumuz sadece sınır hattıyla mahsur değildir. Bülbülzade Vakfı’nın öncülüğünde Suriye’nin güvenli bölgelerinde (Azez, El-Bab, Cerablus, Afrin) açılan kültür merkezleri, adeta birer vahadır. Bu merkezler, savaşın gri rengini sanatla, edebiyatla ve düşünceyle dağıtmaktadır. Ancak asıl hedefimiz, bu sivil damarın Halep’in o kadim çarşılarına ve Şam’ın Emevî kokan sokaklarına yeniden taşınmasıdır.
Halep’te ve Şam’da açılan/açılması planlanan kültür merkezlerimiz, konuşmamızın başında değindiğimiz üzere "Halep nezaketini" yeniden canlandırma projesidir. İbrahim Hannanu’nun direniş ruhuyla, Nebi’nin estetik anlayışını birleştiren bu merkezler; Suriye’nin entelektüel hafızasını koruma altına almaktadır. Bu mekanlar, Suriyeli aydınların, gençlerin ve sanatçıların bir araya gelerek "Yeni Suriye"yi tahayyül ettikleri birer hürriyet kürsüsüdür. Biz orada sadece bir vakıf şubesi açmadık; bin yıllık bir medeniyet köprüsünün ayaklarını yeniden sağlamlaştırdık.
V. ARALIK 2024 DEVRİMİ VE YENİ SURİYE
1. Halk Devrimi ve Yeni Bir Toplumsal Sözleşme
8 Aralık 2024 itibarıyla Baas rejiminin çöküşü, sadece bir iktidar değişimi değil, bir zihniyet devrimidir. Devrim sonrası sahada yaptığımız çalışmalar gösteriyor ki; Suriye halkı, sahada gösterdiği birleştirici duruşla mezhepçi ve ayrıştırıcı politikalara en güzel cevabı vermiştir. Şam, Halep, Humus ve Hama’da halkın kendi yerel yönetimlerini tesis etme hızı, Suriye’nin sivil bir olgunluğa sahip olduğunu dünyaya kanıtlamıştır.
Beşar Esed, milyarlarca dolar ve altınla Moskova'ya kaçmış, devlet "sıfır hazine" ile başarısız bir devlet modelinde devralınmış ve altyapının %65'i yıkılmış bir halde iken Devrimciler intikam yerine "Gidin, siz serbestsiniz" şeklinde başlattığı insani yaklaşım ve bu süreci yönetmek için kurulan Geçiş Adaleti Yüksek Heyeti çalışmaya başlamıştır.
Bu süreçte Türkiye, bölgedeki aktörlerle yürüttüğü akil diplomasiyle devrimin kaosa dönüşmesini engellemiş ve geçiş sürecinin insani bir çerçevede kalmasını sağlamıştır. Bu, Suriye’nin kendi küllerinden doğuşudur. Artık karşımızda "korku imparatorluğu" tarafından yönetilen bir kitle değil; kendi mahalle meclisini kuran, kendi güvenliğini sağlayan ve geleceğine sahip çıkan "özgür özneler" vardır.
2. Gelecek Vizyonu: Türkiye’nin Rehberliğinde Yeniden İnşa
Yeni Suriye'nin siyasi, ekonomik ve kültürel yapılanmasında Türkiye’nin rolü, bir 'vasi' değil, bir 'rehber' ve 'yol arkadaşı' olmaktır. Suriyeli kardeşlerimizin onurlu ve gönüllü geri dönüşü için en büyük motivasyon "güven ve istikrar"dır. Türkiye, geçtiğimiz yıllarda güvenli bölgelerde oluşturduğu belediyecilik, eğitim ve sağlık modellerini şimdi tüm Suriye sathına yaymak için gerekli tecrübeye sahiptir.
Sadece binaların değil, hukukun inşası için çıkarılan modern siyasi partiler yasası, medya yasası ve medya çalışanları için hazırlanan "davranış kodu" gelecek vizyonu açısından önem arz etmektedir. Ekonomik Diplomasi başarısı olarak Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ın desteğiyle "Sezar Yasası" yaptırımlarının kaldırıldığı ve yabancı yatırımcıların önünün açıldığı kritik bir başarıdır.
İsrail'in devrim sürecindeki boşluktan faydalanarak Kuneytra’daki tampon bölgeyi işgal etmesi, SDG/PKK kalıntılarının temizlenmesi süreci ve Süveyda’daki Dürzilerin devlete entegrasyonu için yürütülen çalışmalar, yeni yönetimin çözmesi gereken sıcak gündem maddeleri olarak not edilmelidir.
Kültürel anlamda, Şam ve Halep’in o kadim dokusunun restorasyonu; ekonomik anlamda ise Gaziantep, Hatay ve Şanlıurfa sanayisi ile Suriye’nin üretim potansiyelinin entegrasyonu, bölgesel bir kalkınma mucizesi yaratacaktır. Bizim vizyonumuz; üniversitelerin özerk olduğu, hukukun üstünlüğünün sağlandığı ve Halep Çarşısı’nın o eski neşesine kavuştuğu bir Suriye’dir.
3. STK’lara Tarihi Çağrı: "Yardımdan Kalkınmaya"
Buradan ulusal ve uluslararası tüm sivil toplum temsilcilerine sesleniyorum: Artık "acil yardım" parantezini kapatıp "sürdürülebilir kalkınma" sayfasına geçmek zorundayız. Sadece ekmek ulaştırmak yetmez; o ekmeği üretecek fırını, o fırını çalıştıracak enerjiyi ve o enerji sistemini kuracak mühendisi yetiştirecek üniversiteleri inşa etmeliyiz.
Yeniden imar süreci için gereken kaynağın 600 milyar doları aştığı gerçeği, STK'ların omuzlarındaki yükün büyüklüğü göz ardı edilmemelidir.
Uluslararası sivil toplum, Suriye’deki sivil kurumların güçlendirilmesi ve adalet mekanizmalarının inşasında sorumluluk almalıdır. İnsanlar sadece bir eve değil, bir geleceğe dönmek istiyorlar. Bu geleceği inşa etmek için akademiyle sivil toplumu, bürokrasiyle halkı birleştiren yeni bir "şantiye" kurmalıyız. Bülbülzade Vakfı olarak hazırladığımız stratejik planlar ve sahada kazandığımız tecrübe emrinizdedir. Gelin, Suriye’yi sadece fiziken değil, ruhen ve zihnen de hep birlikte ayağa kaldıralım!

