Logo
Page Top
Ufuk Taramasından Ufuk Kaynaşmasına: Yeni Bir Toplumsal Diriliş Arayışı
Ufuk Taramasından Ufuk Kaynaşmasına: Yeni Bir Toplumsal Diriliş Arayışı

Ufuk Taramasından Ufuk Kaynaşmasına: Yeni Bir Toplumsal Diriliş Arayışı

09 Mayıs 2026

Bülbülzade Vakfı Başkanı Turgay Aldemir’in Nevşehir Kozaklı’da düzenlenen hizmet içi eğitim programında yaptığı konuşmanın tam metnidir:

Bu çalışmada, çağın hızla değişen toplumsal, kültürel ve düşünsel atmosferinde sivil toplumun rolü, din yorgunluğu olgusu, toplumsal diriliş ihtiyacı ve bireyin zihinsel konumlanışı ele alınmaktadır. Anadolu Federasyonu’nun sahadaki tecrübeleri üzerinden çocuk gençlik, kadın aile, eğitim öğretmen ve destek faaliyetleri ekseninde yeni bir toplumsal yenilenme modeli tartışılmaktadır. 

İnsan olarak kafamızda sorularla yaşarız. Sorularımız hiçbir zaman bitmez; bitmemesi de gerekir. Çünkü soru sormayan bir zihin, hakikatin izini süremez. Eğer kafamız karışmıyorsa, kulaklarımız işitmiyor, kalbimiz hissetmiyor demektir. Dertlerin, çabaların, arayışların bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, yüreklerimizi genişletmek ve akıllarımızı yeni olana açmak artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Sivil topluma dair çok değerli tanımlar, değerlendirmeler yapılır; ancak özellikle kentli, şehirli, münevver ve derdi olan insanların oluşturduğu sivil toplumun iki temel amacı vardır. Bu amaçlar, yalnızca toplumsal yapıyı güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda bireyin kendisini daha büyük bir hikâyenin parçası olarak görmesini sağlar. Çünkü sivil toplum hem toplumsal vicdanın hem de ortak aklın en görünür hâlidir.

Sivil toplum çalışmalarının temel gayesi, toplumun ayakta kalması, direncini koruması ve karşılaştığı sorunlara kalıcı çözümler üretebilmesidir. Çünkü bizler için toplumun ihyası, insanın ihyasıyla başlar. Anadolu Federasyonu olarak hem yurt içinde hem de yurt dışında yürüttüğümüz araştırmalarla, sahada karşılaştığımız ihtiyaçları tespit ederek yeni bir yenilenme sürecine girdik. Bu doğrultuda üç temel çalışma alanı belirledik: çocuk-gençlik, kadın-aile ve eğitim-öğretmen.

Eğitim faaliyetlerimizle ve düzenlediğimiz etkinliklerle geleceğimizi inşa ediyor; çocuklarımıza ve gençlerimize temel dini bilgiler, değerler eğitimi, sosyal normlar ve çağın gerektirdiği yetkinlikleri kazandırmaya gayret ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar” bu fıtratı korumak, beslemek ve güzelleştirmek bizlere emanet edilmiştir.

Bu çalışmalarla hedefimiz; iman, ahlak ve hikmetle yoğrulmuş bir neslin yetişmesine katkı sunmak, toplumun her kesiminde iyiliği çoğaltmak ve kötülüğe karşı duracak güçlü bir irade inşa etmektir. Yaptığımız her faaliyet, “İyilikte yarışın” ilahi çağrısına bir cevap, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hitabına bir sadakat çabasıdır.

Kadın‑aile alanı, toplumun mayasını oluşturan, neslin istikametini belirleyen ve toplumsal huzurun temelini atan en kritik çalışma sahalarımızdan biridir. Çünkü kadın; ailenin kalbi, evin hikmeti, toplumun dirilişini mümkün kılan asli unsurdur. Aile ise insanın ilk mektebi, ilk sığınağı ve ilk ahlak yuvasıdır.

Bizler Anadolu Federasyonu olarak kadın‑aile alanındaki çalışmalarımızı sadece sosyal bir faaliyet olarak değil, ilahi bir sorumluluk olarak görüyoruz. Zira biliyoruz ki “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olandır.” buyuran bir Peygamberin ümmetiyiz. Bu bilinçle kadınların güçlenmesini, ailelerin sağlamlaşmasını ve neslin korunmasını merkeze alan bir yaklaşım benimsiyoruz. Bu alandaki çalışmalarımız;

  • kadının onurunu ve emeğini koruyan,

  • aileyi güçlendiren,

  • evlilik ve ebeveynlik bilincini destekleyen,

  • toplumsal dayanışmayı artıran,

  • manevi ve kültürel değerleri yaşatan 

programlarla şekillenmektedir.

Kadın‑aile alanı, bizim için sadece bir başlık değil; toplumun geleceğini inşa eden stratejik bir omurgadır. Bu omurga zayıfladığında toplum çözülür; güçlendiğinde ise toplum dirilir, huzur bulur ve istikamet kazanır.

Eğitim‑öğretmen alanı, toplumun geleceğini şekillendiren, neslin istikametini belirleyen ve ilmin bereketini topluma taşıyan en temel çalışma sahalarımızdan biridir. Çünkü eğitimci; sadece bilgi aktaran bir kişi değil, aynı zamanda hikmeti yaşatan, ahlakı örnekleyen ve genç zihinlere yön veren bir rehberdir. Eğitim ise insanın kendini, Rabbini ve sorumluluklarını tanıdığı en önemli yolculuktur.

Anadolu Federasyonu olarak bizler, eğitim‑öğretmen çalışmalarını emanet bilinciyle ele alıyoruz. 

Zira biliyoruz ki “Âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından daha değerlidir” buyuran bir medeniyetin mirasçılarıyız. Bu nedenle eğitimciyi güçlendirmek, eğitimi nitelikli hale getirmek ve gençlere sağlam bir değer zemini sunmak bizim için stratejik bir önceliktir.

Bu alandaki çalışmalarımız;

  • eğitimcilerin mesleki ve manevi gelişimini destekleyen,

  • değerler eğitimi ve temel dini bilgiler alanında rehberlik sunan,

  • çağın yetkinliklerini kazandıran,

  • eğitim ortamlarını daha kapsayıcı ve daha nitelikli hale getiren

programlarla şekillenmektedir.

Eğitim‑öğretmen alanı, federasyon müktesebatımızın omurgasını oluşturan vazgeçilmez bir başlıktır. Eğer bir teşkilatta eğitim yoksa, eğitimciye dokunan bir program yoksa, orada hedeflerde bir zayıflık ve amaçlarda bir savrulma kaçınılmazdır. Çünkü toplumun dirilişi, ancak ilimle, hikmetle ve adanmış eğitimcilerle mümkündür.

Bizler; bu bilinçle eğitimciyi güçlendiren, eğitimi nitelikli kılan ve genç nesli iman, ahlak ve yetkinlikle buluşturan bir eğitim iklimi inşa etmeye devam ediyoruz.

Bizler; sevgiyle, merhametle ve ilimle yoğrulmuş bir toplumsal dirilişin mümkün olduğuna inanıyoruz. Bu inançla çocuklarımızı, gençlerimizi ve ailelerimizi daha huzurlu, daha bilinçli ve daha güçlü bir geleceğe hazırlamak için çalışmaya devam ediyoruz.

Federasyon olarak sürdürdüğümüz bir diğer çalışma alanımız, destek faaliyetleridir. Bu çalışmalar, toplumun vicdanını diri tutan, merhamet damarını canlı kılan ve ümmet bilincini güçlendiren çalışmaların bütününü kapsamaktadır. Yetimi, yoksulu, göçmeni, depremzedeyi ve eğitimin çeşitli alanlarında desteğe ihtiyaç duyan kardeşlerimizi kuşatan bu faaliyetler, bizim için sadece sosyal bir sorumluluk değil, aynı zamanda insani bir emanetin gereğidir.

Bu alanları belirlerken sahadaki ihtiyaçları dikkatle analiz ediyor; insanımızın onurunu koruyan, dayanışmayı çoğaltan ve toplumsal adaleti güçlendiren bir yaklaşımı esas alıyoruz. Çünkü biliyoruz ki “Müminler birbirini sevmede, merhamette ve şefkatte bir beden gibidir.” Bu bilinçle yürütülen her destek faaliyeti, toplumun yaralarını saran bir merhamet eli, umudu yeniden yeşerten bir iyilik nefesidir.

Bizler Anadolu Federasyonu olarak bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirebilmek için hem yurt içinde hem de yurt dışında yaptığımız araştırmalarla en etkili uygulamaları tespit ediyor, geliştirdiğimiz modellerle destek çalışmalarımızı daha sistematik ve daha kapsayıcı hale getiriyoruz. Destek faaliyetlerimizin temel amacı mağduru dayanıklı kılacak, çözüm masasının bir parçası haline getirecek bir anlayışla sorunu var eden asıl düğümleri çözmeye çalışmaktır.  Böylece ihtiyaç sahiplerine ulaşırken sadece maddi bir yardım değil, aynı zamanda güven, dayanışma ve kardeşlik ruhu taşıyan bir iyilik iklimi oluşturmayı hedefliyoruz.

Çalışmalarımızın bereketini artıran, sahadaki etkimizi güçlendiren ve ümmet bilincini diri tutan en önemli unsurlardan biri de iş birlikleridir. Bu nedenle bizler, hangi kurum ya da kişi hangi alanda iyiyse hangi konuda birikim ve tecrübe sahibiyse onunla yol almayı tercih ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki hayırda yarışmak, ancak güçleri birleştirmekle ve ortak iyilik zeminleri oluşturarak mümkündür.

Çocuk, gençlik, kadın, aile ve eğitim alanları; Anadolu Federasyonu müktesebatının temelini oluşturan, vazgeçilmez çalışma sahalarıdır. Bu alanlar, toplumun dirilişini sağlayan omurga niteliğindedir. Eğer bir teşkilatta bu alanlara dair bir hassasiyet, bir program, bir hedef ve bir çaba yoksa orada amaçlarda bir bulanıklık, hedeflerde bir zayıflık ve çalışma ruhunda bir deformasyon var demektir.

Bizler, iş birliklerimizi bu bilinçle kuruyor; her bir ortaklığı, ümmetin hayrına vesile olacak bir iyilik halkası olarak görüyoruz. Amacımız; tecrübenin, bilginin ve emeğin birleştiği güçlü bir dayanışma ağı oluşturarak toplumun her kesimine dokunan, kalıcı ve nitelikli çalışmalar ortaya koymaktır.

Destek faaliyetleri, iş birlikleri konularında her işi biz yapmak zorunda değiliz. Köylü, kasaba insanı her işi kendi yapar. Şehirli adam diğeriyle, kim neyi iyi yapıyorsa onunla ortaklaşır. Özellikle de birlikte çalışmak, bizim gibi olan insanlarla çalışmak değil; diğeriyle –ki ben Anadolu'nun ötekisinin olmadığına inanıyorum. Bu toprakların ötekisi şeytandır; günahkarı, haini olur, bunlarla ailemizin bireyleri olarak ilgileneceğiz– farklı olanla çalışmak, farklı olanın kendisini güvende hissetmesini sağlamak. İşte burada bizim o halkın vicdanını diri tutacak işler dediğimiz konularda bu çalışmalar bir yenilenme sağlıyor.

Anadolu Federasyonu olarak hassasiyetle üzerinde durduğumuz bir diğer konu, içinde yaşadığımız toplumun yönetim mekanizmalarına; devletini, bürokrasisini, siyasetini, üniversitesini veya İslam coğrafyasının kurumlarını ya da dünyadaki kurumları, insanlıkla ilgili çalışmaları stratejik teklifler sunmak, dosyalar sunmak, çalışmalar önermek, insanlar hazırlayıp tercih edilir hale getirmek. Dolayısıyla sivil toplumun; bir, halkın vicdanını diri tutmak, iki, içinde yaşadığı toplumun sorunlarını çözecek stratejik insan ve projeler önermektir. Bunun neresindeyiz? Buna dair yürüttüğümüz çalışmalar nelerdir, çalışmaların niteliği nasıldır?

Tabii bunları yürütürken de özellikle "rutini bozmak" gerekiyor. Rutini bozup yeni rutinler edinmek gerekiyor. Üzerimizdeki din yorgunluğundan arınmamız gerekiyor. Uzun yıllardır ülkemizde sivil toplum kuruluşlarında faaliyet gösteren cemaat ve cemiyetlerde, dini motivasyonla hizmet etmeye çalışan insanlarda belirgin bir din yorgunluğu gözlemliyoruz. Bu yorgunluğun birçok sebebi olmakla birlikte, özellikle iki temel etkenin altını çizmek gerekir.

Birincisi, çağın sorunlarına uygun, güncel ve sahici çözümler üretmeden geçmişi bugüne taşımaya çalışma eğilimidir. Oysa dünün reçeteleri bugünün meselelerine çare olamıyor; tarihsel tecrübeyi bugüne aynen kopyalamak, çözüm üretmek yerine yeni sorunlar doğuruyor.

İkinci etken ise kişilerin belirledikleri amaç ve hedeflerin reel, sürdürülebilir ve rasyonel olmamasıdır. İnsanlar yürüttükleri faaliyetlerde bekledikleri başarıyı elde edemediklerinde, bunun sorumluluğunu dine yüklemekte; dini çalışmaların kendisini içinden çıkılmaz bir problem alanı olarak görmeye başlamaktadır.

Hâlbuki bu din, tüm zamanlar için indirilmiş; her şartta, her bağlamda hayata geçirilebilecek bir kuvvet ve esnekliğe sahiptir. Sorunlu olan dinin kendisi değil, insanın din algısı, yorumu ve uygulama biçimidir. Bu nedenle son yıllarda dindar kesimde sıkça duyulan “Artık ben de normal bir insan olacağım.” ifadesi, aslında sıradanlaşma arzusunun, yani kendini toplumun genel akışına bırakma eğiliminin bir dışavurumudur. Bu söylem hem din yorgunluğunun hem de kimlik çözülmesinin semptomu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bizler mesaj taşıyan insanlarız. Bizim varlığımız, toplumun vicdanını diri tutan, yönünü belirleyen, işaretlerini gösteren bir anlam taşır. Eğer biz sıradanlaşırsak, toplum da yol gösterenlerini kaybeder. Bugün çevremize baktığımızda, “Ben de marka takılacağım, ben de orada yiyeceğim, ben de herkes gibi yaşayacağım” diyen bir eğilim mesaj taşıyan insanla sıradan insan arasındaki farkı silikleştirir. İşte bu, bizim için bir ölüm çizgisidir.

Sade yaşamak, gösterişten uzak durmak, dünyaya karşı mesafeli olmak bizim kişiliğimizin bir parçasıdır. Bu çizgi kaybolduğunda, mesajın ağırlığı da kaybolur. Yıllar önce Kayseri’de yaptığım bir söyleşiden sonra bir gazete şu manşeti atmıştı: “Muhafazakârlaşmak devrimcinin ölümüdür.” Bu ifade, aslında bugün yaşadığımız dönüşümün çok net bir özetidir.

Sıradanlaşmak, konfor alanına çekilmek ve “Artık ben de herkes gibiyim” demek… Bunların tamamı, özellikle uzun yıllar boyunca baskı, ötekileştirme ve dışlanma süreçlerinden geçen Türkiye dindarlarının kamusal alanla buluşmasıyla birlikte büyük bir imtihan alanına dönüşmüştür. Çünkü kamusal görünürlük arttıkça, değerleri korumak da o ölçüde zorlaşmıştır.

Güç, imkân ve görünürlük; insanı ya olgunlaştırır ya da sıradanlaştırır. Eğer kişi bu imkânlarla birlikte kendini muhafaza edemezse, bir zamanlar taşıdığı iddia, temsil ettiği değer ve üstlendiği sorumluluk giderek silikleşir. Fakat bu imkânları bir emanet bilinciyle taşıyabilirse, güç onu bozmaz; aksine olgunlaştırır, derinleştirir ve daha sahici bir duruşa dönüştürür.

Bugün yaşadığımız imtihan tam da budur: Görünürlük arttıkça kaybolmamak, güç arttıkça sadeleşmek, imkân çoğaldıkça sorumluluğu büyütmek.

Bizim için mesele şudur: Mesaj taşıyan insan, kendini koruyabildiği sürece toplumun önünde yürür.  Kendini kaybettiği anda ise toplumun içinde erir, görünmez olur, etkisini yitirir.

Bir yerde, bir ortamda, bir mekânda “varız” diyorsak; bedenimizin orada olması yetmez. Eğer fikrimiz, aklımız, düşüncemiz, iddiamız orada değilse, o mekânda gerçek anlamda var olduğumuz söylenemez. Ben bununla çok karşılaşıyorum: “Varım” diyor ama yok. Her şey, herkes gibi. İşte bu yüzden rutini bozmalıyız. Kendimiz olarak var olmalı, mayası olan, mesaj taşıyan insanlar olduğumuz bilincini asla kaybetmemeliyiz. Elbette herkes bir gün şöyle diyebilir: “Artık ben mesaj taşımayacağım.” 

Kendini inkâra sürüklemiş bir insana söylenecek söz kalmaz. Çünkü o, kendi içindeki ışığı söndürmüştür. Bu nedenle bu kafa karışıklığının en temelinde niyet vardır. Bir işe niyet ettiğinizde artık odaklanmışsınızdır. Niyetteki bulanıklık, ibadetin huşusunu nasıl bozarsa, hayattaki niyet bulanıklığı da insanın istikametini bozar. Bir konuya niyet ederiz, o işi yaparız; sonra oturur müzakere ederiz. Ama niyetin sağlam olması için, niyetten önceki hazırlık süreçlerinin çok iyi işletilmesi gerekir. Bu bağlamda İhsan Fazlıoğlu’nun sıkça vurguladığı “üç yer” kavramı önemlidir. Aslında bir Batılı filozofa ait olan bu kavramı İhsan Hoca bizim düşünce dünyamıza taşıdı. 

Bu üç yer, insanın kendini konumlandırdığı zihinsel ve varoluşsal zemini anlamak için kritik bir çerçeve sunar. 

1. Geldiğimiz yer: Nereden geldik? Kimiz? Nasıl bir tarihten geliyoruz? Nasıl bir geçmişimiz var? Genetiğimizde, tarih felsefemizde ne var? Gidip oraya hapsolmamak, Ali Şeriati'nin "tarih zindanı" dediği gibi.

 2. Olduğumuz yer: Bazen gerçekten burada değilmişiz gibi konuşuyoruz. Sanki bugünün insanı, bugünün sorunları, bugünün sosyolojisi yokmuş gibi. Tarihte yaşıyormuşuz gibi. “İkinci El Zaman” diye bir kitap var; Sovyetlerin dağılmasından sonra bile kendini hâlâ Komünist Parti merkezinde zanneden insanların hikâyesi. Sovyetler bitmiş, dünya değişmiş ama zihin hâlâ eski bir zamanda.

Bizim dindarlarımızın bir kısmında da benzer bir durum var. Üzerine on tur zaman binmiş; beden yeni bir zamanda ama söylemler, kavramlar, refleksler başka bir geçmişte. Bugünün gençlerini, bugünün şehirlerini, bugünün sorunlarını alıp tarihe kaçırarak çözmemiz mümkün değil. Biz gideriz ama evlatlarımız gelmez. Çünkü onların dünyası başka, kavram seti başka, ihtiyaçları başka.

Bu yüzden sorunları bugünün kavramlarıyla, bugünün gerçekliğiyle konuşmamız gerekiyor. Bizim en güzel tarafımız da bu olmalı: okuma çabası, kavram üretme gayreti, yeni bir dil kurma iradesi.

İhsan Fazlıoğlu’nun sıkça vurguladığı gibi mesele üç “yer” den oluşur: dün, bugün ve gelecek.

Biz buraya, bu ana, bu zamana dünün birikimiyle geldik. Ama şimdi bulunduğumuz yerle ilgili sahici bir fikre sahip olmamız gerekiyor. Çünkü psikolojik dayanıklılığın, zihinsel berraklığın ve toplumsal varoluşun temeli, insanın nerede durduğunu bilmesidir.

Dün sahip olduklarımız değil; felaketten sonra elimizde ne kaldığı önemlidir. Önce bir durum tespiti yapmak, sonra yeniden konumlanmak gerekir. Yeniden bir pozisyon almak… Şehri bilmek, şehrin dinamiklerini bilmek. Kendimizi bilmek, imkânlarımızı bilmek, ihtiyaçlarımızı bilmek, ortaklarımızı bilmek…

Kısacası: Bulunduğumuz yeri bilmeden yönümüzü tayin edemeyiz. Yönümüzü tayin edemeden de geleceğe yürüyemeyiz.

3. Nereye gitmek istiyoruz? Ne olmak istiyoruz? Ne yapmak istiyoruz? Konuştuğumuz şeyler olağanüstü, yaptığımız işler ise çoğu zaman bambaşka. Bu kopukluk, insanı psikolojik olarak dayanaksız hale getirir ve zamanla parçalar. Bu yüzden üç zaman (dün–bugün–gelecek) ve üç yer arasındaki bütünlüğü kavramsal olarak kurmak zorundayız. Eğer bu bütünlük sağlanmazsa karşımıza çıkacak şey şudur: Eylemsiz merhamet.

Bu çağın en tehlikeli kavramlarından biri budur. Dijital yalnızlığın arttığı, herkesin yüzlerce “arkadaşının” olduğu ama kimseye dokunmadığı bir dönemde insanlar konuşuyor, yorum yapıyor, fikir üretiyor gibi görünüyor; fakat iş eyleme gelince geri çekiliyor. Merhametli ama mahallesinden habersiz, akrabasından habersiz, annesinden babasından habersiz bir merhamet… İşte bu, modern çağın en büyük zaafıdır. Rabbimizin “Yâ eyyuhellezîne âmenû lime tekûlûne mâ lâ tef'alûn” hitabı tam da bu noktada yüreğimize işlenmelidir.

Bu nedenle ufuk taraması çok kıymetlidir. Alman düşünür Gadamer’in “ufuk kaynaşması” dediği şey birbirimizi aşılama, birbirimize tutunma, birlikte daha büyük bir anlam üretme gayretidir. Psikolojide amaçlı toplulukların değeri, sayıların çok ötesinde bir etki üretir. Fakat biz bir araya geldiğimizde bazen tam tersi oluyor; ortalama düşüyor, en agresif olan belirleyici hale geliyor. Bu yüzden dikkatli olmak gerekir.

Sivil toplum insanı demek; toplumdaki zayıf sesleri, cılız sinyalleri, şehrin alt katmanlarını duyan insan demektir. Bir kriz ortaya çıkmadan önce o sinyalleri fark edip ilgilisine taşımak demektir. Eğer duymuyorsak, duyma organlarımızda bir sağırlaşma başlamış demektir. Bu yüzden birinci görevimiz halkın içindeki bu duyarlılığı güçlendirmek; ikinci görevimiz ise bu sesleri devletin stratejik aklına ulaştırarak hukuksal bir karşılık oluşturulmasına katkı sunmaktır.

Son dönemde çıkan “İkinci Geliş” adlı kitapta küçük bir İtalyan filozof şunu soruyor: “Gelecek ne olacak? Yeni bir sanayi devrimi mi, yeni bir tufan mı, yeni bir ideoloji mi? İslam mümkün ama Müslümanlar buna hazır mı?” Asıl soru şu: Müslümanların teşkilatları buna hazır mı?

Bugün Gazze’de korkunç bir soykırım yaşanıyor. En iyi yaptığımız şey yardım toplamak. Peki çalıştay, sempozyum, yeni kavramlar, yeni yaklaşımlar? Bu meseleyi nasıl çözeceğimize dair zihinsel bir çabaya ihtiyacımız var.

Suriye’de on dört tam teşekküllü, iki yarım Filistin kampı var. Birçok kuruluşla konuşuyoruz: “Bunlara sahip çıkalım.”

Cevap: “Biz Gazze’ye sahip çıkıyoruz.”

Oysa Filistin’in tahkimat noktası Şam’dır. Suriye’de mülteciliğin içinde mülteci olan Filistinliler var. Yaşadıkları şartlar yürek dayanmaz halde. Yeni ihtiyaçları, yeni yaklaşımları masaya koymazsak süreç bizi başka bir yere savurur.

Bunları toparlayacak olursak: Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, varlıkla bağ kuran bir ontolojik güçlenmedir. İbrahim Kalın’ın “Heidegger’in Kulübesi” ile “Modern Barbar ve Medeni” kitaplarında bu çok güzel anlatılır. Diğer taraftan bilgi sistemleri, epistemoloji, yeni nesil eğitim modelleri… Artık şöyle bir lüksümüz yok: “Biz seçkin bir topluluğuz, bir araya geldik.” Hayır. Bu seçkinliğin ürettiği hülasayı tartışmak, verimliliği konuşmak zorundayız. Bu bir sorumluluk. Bu nedenle ürettiğimiz bilginin aksiyolojiye, yani değerlere aktarılması gerekiyor. 

Türkiye olağanüstü bir süreçten geçiyor. Kürtler, Türkler, Araplar bu bölgenin yeni kurucu unsurları. Azınlıklar meselesi… Bir rahip bana şöyle dedi: “Biz Suriye’nin azınlığı değiliz; İslam medeniyetinin çocuklarıyız.”

Peki biz buna kavramsal olarak hazır mıyız? Bu konuları gayrimüslimlerin olduğu bir ortamda konuşabilecek miyiz? Kavram setimiz buna uygun mu? Hz. Peygamber konuşuyordu, mescidin-de onlarla bir araya geliyordu. Zulüm söz konusu olduğunda herkes Mekke’nin fethinde yer almıştı.

Herkesin akıl, nesil, can, mal ve din emniyeti bu topluluğun güvencesinde olmalıdır. Akıl emniyeti, her fikre saygı duymaktır. Yeni fikirler, kendimizi yenilemek, keskinleştirmek, diri tutmak için bir fırsattır. Bilginin eyleme dönüşmesi bizi canlı tutacak en önemli şeydir.

“Alıştığın rolün içinde uyuyakalmak.” Hastalığından kurtulmak için birbirimizi uyandırmamız gerekiyor. İbn Arabî’nin dediği gibi: “Alıştığın şey seni köreltir.”

Neyi değiştireceğiz, neyi yenileyeceğiz? İşte bu ufuk turunu ufuk kaynaşmasına dönüştürüp milletimizin dirayetli, dirençli, umut veren geleceğine katkı sunacak çalışmalara Rabbim bizleri vesile kılsın.

KÜÇÜK BİR ADIMLA BÜYÜK DEĞİŞİMLER BAŞLATABİLİRSİNİZ

Eğitimden gıdaya, sağlıktan sosyal dayanışmaya kadar uzanan projelerimize dahil olarak bir insanın hayatına ışık tutabilir, geleceğe dair umutları hep birlikte yeşertebiliriz.

 

Siz de iyiliğin bir parçası olun!

Hızlı Bağış
Proje Seçiniz
₺1.000
₺2.000
₺3.000

ETKİNLİKLER

PtSaÇaPeCuCtPz
27282930123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567

İŞTİRAKLERİMİZ

KURULUŞLARIMIZ

İŞ BİRLİKLERİMİZ

Abone Ol
Bülbülzade Vakfı tarafından yayınlanan en son güncellemelerden haberdar olmak için mail listemize abone olabilirsiniz.
Logo

Gaziantep’in köklü tarihinden ilham alan Bülbülzade Vakfı, geçmişin kültürel mirasını geleceğe taşıma vizyonuyla hareket etmektedir. Toplumsal gelişimi odağına alan vakfımız, eğitim ve kültür sahalarında yürüttüğü nitelikli projelerle modern Türkiye’nin inşasına katkı sunmayı kararlılıkla sürdürmektedir.

MERKEZ

Güneykent Mah, 230 Nolu Cd, No: 10/1, Şahinbey/Gaziantep
+90 342 360 50 50[email protected]

YARDIM BİRİMİ

Karagöz Cad. Mazıcı Çıkmazı No: 10 Şahinbey/Gaziantep
+90 342 231 46 94
Logo

Vakfımızın başvurusu sonucunda, 17 Ocak 2024 tarihli ve 8097 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile, 4962 sayılı Kanunun 20. Maddesi gereğince vakfımıza “vergi muafiyeti” tanınmıştır. Adı geçen 4962 sayılı Kanun, Vakıflara Vergi Muafiyeti Tanınması Hakkında Genel Tebliğ ve ilgili diğer yasalarla vakfımıza tanınan hakların bir kısmına aşağıda yer verilmiştir.

Copyright 2024 Tüm hakları saklıdır.Nowismedia
Kişisel veriler3